Allah beni affeder mi? Tevbem kabul olur mu?

vaveyla

Çalışkan Kardeşimiz
Üyemiz
Katılım
26 Şubat 2011
Mesajlar
503
Tepkime puanı
9
Allah bizi Affeder mi? Günahlarımız Çok, Tövbemiz Kabul olur mu?

Allah Allahû Tealâ afüvdür; affedenlerin en hayırlısıdır. Allah affetmeyi sever. İnsanlar Allahû Tealâ tarafından Allah’tan af dilendiği taktirde affedilirler. Bu mutlak bir hüküm değildir. Bazı insanlar af dilerler, af edilirler; bazı insanlar da af dilerler ama affedilmezler.

İnsanların nefsleri var olduğuna göre, nefslerinde de sadece afetler barındığına göre öfke, kin, kıskançlık, haset, isyan, iptilalar vs… sık sık insanların nefslerine kapılarak başka insanlara karşı yanlış davranışlar sergilediklerini görüyoruz. Özellikle toplumun Allah’ın bütün güzelliklerini unuttuğu, Allah’ın artık anılmadığı bir devrede insanlarımızın yaşaması, bir korkunç olayı sahneye getirmiş. İnsanımız çok büyük bir kesim olarak Allah’ı unutmuşlar. Bu, Allah’tan kopmaktır. Artık insanlar (çok büyük bir kesim olarak) hiçbir işe besmele ile başlamıyorlar, Allah kelimesi anılmıyor. İnsanların çok büyük bir kısmının evlerinde Kur’ân-ı Kerim var ama duvara asılmış, orada duruyor. Bir mevlit olduğunda açılıp okunsun diye ve Kur’ân-ı Kerim tilâveti yapılınca açılsın diye. Onun dışında Kur’ân-ı Kerim bir hüküm ifade etmiyor.

Allahû Tealâ bizim, hepimizin mutlu olmasını istiyor. Bu dünyada da mutlu olmamızı istiyor, kıyâmetten sonra da cennette olmamızı istiyor. Dünya mutluluğu ve ahiret mutluluğu. Allahû Tealâ insanları affetmeye, hatta bunu iki katına katlayıp günahları sevaba çevirmeye her zaman hazırdır. İnsanlarsa toplumun çok büyük bir kısmı olarak Allah’ı unutmuşlar.

Tekrar o günler gelecek sevgili kardeşlerim. İnsanların Allah’a döndükleri, birbirinden nefret etmedikleri, birbirlerini sevdikleri, korudukları, dostlukların bütün toplum tarafından kabul edildiği, değerlendirildiği ve hükümfermâ olduğu yeni bir dünya kurulacak. Birçokları bunu bir hayal mahsulü olarak değerlendirebilir. Ama ne söylüyorsak, biliyorsunuz ki bunu bize Allah söyletir. Öyleyse gelecek günlerde bunların birer birer gerçekleştiğini göreceksiniz. İnsanlar Allah’ı tanıyacaklar. İnsanlar Allah’tan af dilediklerinde affedileceklerini öğrenecekler. Hacet namazını kılarak Allahû Tealâ’nın tayin ettiği mürşidi gördükten sonra mürşidlerine tâbî olduklarında, günahlarının sevaba çevrileceğini öğrenecekler.

Furkân Suresinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

-25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).

“Kim mürşidin önünde tövbe edip Allahû Tealâ’dan mağfiret dilerse, Allah onların günahlarını sevaba çevirir.” buyuruyor.

Ama bu tövbenin nasıl bir tövbe olduğunun işareti ne? Allahû Tealâ: “Kim tövbe edip nefsi ıslah edici ameller işlerse, Allah onların günahlarını sevaba çevirir.” diyor. O zaman nefsi ıslah edici ameller işlenmesi demek, nefs tezkiyesi demek. Ne zaman gerçekleşir? Bir insan bir mürşide tâbî olmadan da nefs tezkiyesi yapabilir mi?

Bir insan Allah’a ulaşmayı dilerse o kişinin kalbine mürşidine tâbî olmadan evvel sadece %2 rahmet nuru ulaşabilir. Bunun ötesinde o kişinin nefsinin kalbine Allah’ın fazıllarının girmesi ve geri kalan %98 afeti yok etmek üzere %7, 7 bu fazılların o kişinin nefsinin kalbine yerleşmesi ve her %7 nur birikiminde o kişinin ruhunun Allah’a doğru bir gök katı yükselmesi, 7 tane yükselmeyle 7. gök katına ulaşması ve 7 tane âlem geçerek ruhun Allah’a vasıl olması. İşte bunun adı seyr-i sülûktur; Allah’a doğru yapılan bir yolculuk. Bu yolculuğun gerçekleşmesinde af ve mağfiret çok önemli iki konuyu ifade eder.

Evvelâ şunu bilelim ki; Allahû Tealâ bir hiç karşılığı bütün insanları cennetine almaya hazırdır. Ne demek istiyoruz bir hiç karşılığı? Yani bir tek dilekle, kim Allah’a kalpten bir dilekle mülâki olmayı dilerse yani ruhunu ölmeden evvel, hayattayken Allah’a ulaştırmayı dilerse.

“Aman nasıl olur? Bir insanın ruhu vücudundan ayrıldı mı o kişi ölür.” Böyle olduğunu zannetmişler insanlar ve İslâm âleminin mahvına sebebiyet vermişler. İslâm âlemi medeniyetin, ilmin ışıklarını ilk yakan taraftardır. O ışıl ışıl parıldarken, batı korkunç bir sefalet içindeydi, adaletsizlik içindeydi. Asillerin halkı alabildiğine ezdiği bir derebeylik düzeni söz konusuydu. Doğuda ise insanlar ilim öğreniyorlardı.

Matematiğe negatif değerlerin varlığını El Cabir kazandırmıştır. Çünkü Allahû Tealâ El Cabir’in muhtevasında buyuruyor ki:

-51/ZÂRİYÂT-49: Ve min kulli şey’in halaknâ zevceynî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
Ve Biz, herşeyden (zıttıyla kaim kılarak) çift yarattık. Umulur ki böylece siz tezekkür edersiniz.

“Biz herşeyi zıttıyla kaim kılarak çift yarattık.”

Öyleyse 1’den sonsuza kadar uzanan pozitif rakamlar varsa o zaman bunların eksi 1’den başlayan ve eksi sonsuza kadar ulaşan bir karşılığı da mutlaka olması lâzım. Nasıl aynaya baktığınız zaman kendinizi aynen aynanın içinde görüyorsunuz, bu ayrı bir boyut oluşturuyorsa rakamlar için de aynı şey söz konusu. Allahû Tealâ sıfır noktasının sağ tarafında bir şey yarattığı zaman gene sıfır noktasının sol tarafında da aynı şeyi yaratıyor. Öyleyse negatif kutupla pozitif kutup, birbirini tamamlayan bir bütün. İnsan adı verilen mahlûksa bu fizik vücudun ötesinde başlangıçta tamamen negatif olan nefsin afetlerini %100 taşıyan bir de nefse sahip. Fizik vücut ve nefs, yetmez; Allahû Tealâ insana bir de ruhundan üfürmüş.

Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; negatif değerler de pozitif değerler de sonsuza kadar ulaşabilir. Herşey zıttıyla kaim kılınarak çift yaratılmış, “Biz her şeyi zıttıyla kaim kılarak çift yarattık.” diyor. Yani bir denge bütün boyutlarıyla var. İşte yaratma dizaynına baktığımız zaman bir tek hücreden bütün bir gelişmeyi Allahû Tealâ ortaya koymuş. En son yarattığı mahlûk insan. Onu da salsalin adı verilen, organik hale dönüşebilen bir topraktan yaratmış, şekillendirmiş ve ona ruhundan üfürmüş.

İnsanın bir fizik vücudu var. Sonra o fizik vücudun içinde bir nefsi var. Nefsini tanımayan hiç kimse yoktur. Her gece nefsimiz fizik vücudumuzdan dilediği an ayrılır. Sonsuz hızla dilediği yere ulaşmak yetkisinin sahibidir. Ya bu âlemde dolaşır; fizik olamaz, fizik olmayan standartlarda bu âlemde yaşar. Duvarların içinden geçebilir, kapıları açmadan diğer odalara geçebilir; herşey onun için sadece bir görüntüdür.

Her gece nefsiniz vücudunuzdan mutlaka ayrılır. Bazen rüyalarınızı hatırlarsınız. Aslında bütün rüyalar nefsinizin yaptığı işlevleri ifade eder. Nefsinizin gözleriyle görürsünüz, nefsinizin diliyle konuşursunuz.

Nefsiniz, o fizik vücudunuzun aynı görüntüsünde, fizik vücudunuzun tıpatıp bir benzeridir, aslının bir kopyasıdır. Fizik vücudunuzda hangi değişiklikler olursa; şişmanlarsanız o yapıdadır nefsiniz, zayıflarsanız aynı yapıdadır nefsiniz, zayıflayan bir hüviyet taşır. Fizik vücudunuzun %100 bir benzeri nefsinizdir.

Nefsiniz bu âlemde fizik olamaz, bu âlemde sadece bir görüntüdür. Ama berzah âleminde nefsiniz fiziktir, fizik vücudunuz bir görüntüdür.

Rüyalarınızda bazen kapıların içinden geçtiğinizi, duvarların içinden geçtiğinizi görürsünüz. O zaman berzah âleminde değilsiniz, bu âlemdesiniz. Nefsiniz berzah âleminin malı olduğu için bu âlem ona göre sadece bir görüntüdür. Bazen rüyanızda kapıların açılmasından sonra ancak içeri girebilirsiniz, kapılar sizin için fiziktir. O zaman rüyanızda berzah âlemindesiniz.

İşte fizik vücut, nefs ve ruh bir üçlüdür. İnsanı insan yapan üçüncüsüdür. Yani Allahû Tealâ tarafından üfürülen ruh. İnsandan başka hiçbir mahlûkta Allah’ın ruhu mevcut değildir. Onun için insan en üst seviyedeki mahlûktur. Allahû Tealâ da insan adı verilen bu en üst seviyedeki mahlûkunu en çok sever. En çok sevdiği bu mahlûku için de özel bir dizayn yapmıştır. O kadar çok seviyor ki; o kişi Allah’a ulaşmayı dilediği zaman, ruhunu hayattayken Allah’a ulaştırmayı dilediği zaman bu dilek Allah için yeterli oluyor ve o kişiyi Kendisine ulaştırıyor.

İşte bu Kendine ulaştırma işleminin gerçekleşmesi sırasında kişi hacet namazını kılıyor. Gece saat 01:00’den sonra boy abdestini alıyor, hacet namazını kılıyor. Allah’a ulaşma dileği var kalbinde ki; bu dilek sebebiyle Allah’tan mürşidini soruyor.

Boy abdesti alan bu kişi hacet namazına niyet ettikten sonra;

1. rekâtta Fâtiha’dan sonra 3 tane Âyetel Kursî,

2. rekâtta Fâtiha’dan sonra İhlâs, Felâk, Nâs okuyor.

Teşehhüt miktarı oturuyor.

3. rekâtta Fâtiha, İhlâs, Felâk, Nâs,

4. rekâtta gene Fâtiha, İhlâs, Felâk, Nâs okuyor.

Ondan sonra boy abdesti alan bu kişi secdeye geliyor ve Allah’tan talepte bulunuyor: “Yarabbi, bana mürşidimi göster.”

Dikkat edin! Allah’ın tayin ettiği mürşide ulaşmazsanız o zaman sizin için geçerli olmaz.

Müşterek bir anahtar var mıdır? Evet, devrin imamı müşterek anahtardır. Kişi hangi dîn grubuna bağlı olursa olsun, hangi tarikattan olursa olsun, devrin imamına tâbî olursa o kişi için mutlaka ruhunun vücudundan ayrılması söz konusudur. Tâbî olmanın hemen arkasından bu işlem gerçekleşir. Kişinin ruhu vücudundan ayrılarak devrin imamının dergâhına gelir. Erkekse erkekler safında, hanımsa hanımlar safında yerini alır. Bu, seyr-i sülûkun ilk adımıdır. Ne olmuştur? Kişi tâbiiyetini gerçekleştirmiştir. İşte bu tâbiiyet, Allah’tan mürşidi sorup o mürşide ulaşıp onun önünde diz çöküp tövbe etme işlemi, Allahû Tealâ’nın onun günahlarını sadece affetmesini değil, iki defa affetmesini sağlar. Yani onun günahlarını Allahû Tealâ sevaba çevirir.

Allahû Tealâ kim Allah’a mülâki olmayı dilerse o kişiyi buna teşne hale getirir. Yani o kişi birdenbire Allahû Tealâ’nın onun üzerinde vücuda getirdiği tesirle namazı severek kılmaya başlar. Zikir onun için vazgeçilmez bir haz oluşturur ve zikir yapmaktan büyük mutluluk duyar kişi.

Bu 7-8 aylık devrede yani ruhu vücudundan ayrılarak 1., 2., 3., 4., 5., 6., 7. gök katına çıktıktan ve 7. gök katında 7 tane âlem geçtikten sonra, Allah’ın Zat’ına ulaşması işlemi, yaklaşık 7-8 aylık bir devreyi ifade eder.

Her nefs kademesi için 1 ay desek, 7 tane kademesi olduğuna göre; Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye, Tezkiye; 7 tane gök katı 7 nefs kademesi tarafından aşılmıştır. Her seferinde, her gök katında o kişinin nefsinin kalbindeki nurlar %7 artar. Başlangıçta o kişinin kalbine sadece %2 rahmet nuru girebilir ve bu hedefe ulaşmak ancak Allahû Tealâ’nın af ve mağfiret işlemini gerçekleştirmesinden sonra tahakkuk eder.

Mürşide ulaşmak, Allah’tan mürşidi sormak haktır ve farzdır. Kişi Allah’tan mürşidini soracaktır ve Allahû Tealâ o kişi gerçekten Allah’a ulaşmayı dilemişse mutlaka ona mürşidini gösterecektir. Kişi ancak o mürşide gidip ulaşıp tövbesini gerçekleştirdiği zaman Allahû Tealâ onun günahlarını Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesine göre sevaba çevirir. Böyle bir şeyin gerçekleşmesi için kişinin mürşidini hacet namazı kılarak Allah’tan sorması lâzım. O mürşide ulaştığı taktirde geçerli bir işlevdir ve ulaşıp da önünde diz çöküp gözyaşlarıyla tövbesini gerçekleştirdiği zaman onun bütün günahları iki defa affedilir. Yani affedilir, ondan sonra da sevaba çevrilir. Bunun mânâsı, bir defa daha affedilmesidir.

Burada bir olgu görüyoruz. Bir hiç! Kişi hiçbir şey yapmamıştır. Allahû Tealâ insan denen mahlûkunu o kadar çok seviyor ki; bir insanın, insanoğlunun sadece bir tek dileği, kalpten yaptığı bir dilek: “Yarabbi, bana bir ruh üfürmüşsün. O, Senin ruhun. Yarabbi, ermiş evliya olmak ruhun Sana ulaşmasıyla mümkünmüş. Öyle öğrendik. Senin Kur’ân-ı Kerim’in böyle yazıyor. Öyleyse ben de ruhumu Sana ulaştırmak istiyorum. Ne olur Yüce Allah’ım, benim de ruhumu Sana ulaştır.”

Bu konunun en önemli noktası; Allahû Tealâ’dan mürşidini sorduktan sonra o mürşide ulaşıp önünde diz çöküp tövbe etmektir. İşte mağfiret olayı o zaman gerçekleşir. Bir insan Allah’tan tövbede bulunduğu zaman Allahû Tealâ o dileği kabul ederse o kişinin günahlarını affeder ama sevaba çevirmez, affeder. Günahların sevaba çevrildiği nokta, kişinin Allah’a ulaşmayı diledikten sonra hacet namazını kılarak mürşidini Allah’tan sorması, Allah’ın ona mürşidini göstermesi ve kişinin Allah’ın gösterdiği bu mürşide ulaşarak onun önünde diz çöküp tövbe etmesi noktasıdır. Bu tövbe gerçekleştiği taktirde Allahû Tealâ o kişinin günahlarını sevaba çevirir. İşte bu, Allah’ın mağfiretidir.

Kişi mürşidine ulaşıp tâbî olduğu zaman, sadece günahları sevaba çevrilmekle mükâfatlandırılmaz, o ruhu Allah’a ulaşana kadar dünyadaki en mutlu insanlardan bir olur. Bu, 7-8 aylık bir dönemdir. Allahû Tealâ onun üzerindeki bütün gamı, kasaveti (kasvet, çoğulu kasavet) yok eder. O kişi sonsuz bir mutluluğun içine girer. Allahû Tealâ onun günahlarını sevaba çevirir. Ondan sonraki 7-8 aylık devre, Allah’ın o kişinin nefsinin kalbinde 7 defa %7 fazl birikimini (%2 de rahmet birikimini) sağlamasına kadar sürer. Neden kişi hayatının en mutlu devresini yaşar? Çünkü Allahû Tealâ şeytanın o kişi üzerindeki bütün tesirini yok etmiştir. Bu mağfiret olayı, günahların sevaba çevrilmesi olayı sadece burada geçerlidir.

Allahû Tealâ Nisâ Suresinde buyuruyor ki:

-4/NİSÂ-64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi), ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfere lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).
Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah’tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah’ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl’ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı.

Allahû Tealâ: “O nefslerine zulmedenler sana gelselerdi, önünde diz çöküp tövbe etselerdi, Allah’ı günahlarını sevaba çevirici olarak bulurlardı. Allah’ın günahlarını iki defa affettiğini görürlerdi.” diyor.

Bu, günahların sevaba çevrilmesi işlemidir. 2 defa af. 1. afta günah affediliyor, 2. afta bir defa daha affediliyor yani kişiye bir o kadar daha derecat veriliyor. Böylece kişinin günahları sevaba çevriliyor.

Ne karşılığı? Bir dilek; Allah’a ulaşmayı dilemek. O zaman Allahû Tealâ’nın bizleri, insan adı verilen bu mahlûkunu ne kadar çok sevdiği ortaya çıkmıyor mu? Eğer olay buysa Allah’a lâyık olmaya çalışmamız gerekmez mi sevgili kardeşlerim?

Allah’a lâyık olmalıyız. Bütün güzellikleri yaşamalıyız. Allahû Tealâ’nın bizi ne kadar çok sevdiğini bilerek, bu büyük hakikati yaşayarak Allah’a çok hamdetmeli ve şükretmeliyiz.

Bir dilek karşılığı günahların affedilmesi değil, affedildikten sonra bir de sevaba çevrilmesi mükâfatı ve de neticede nefsin kalbinin %51’inin tekrar nurlarla dolması, ruhun da ulaşması lâzımgelen Allah’a dünya hayatında ulaşması.

Ölümden sonra herkesin ruhu zaten Allah’a Azrail (A.S) ve O’nun takımı tarafından geri götürülecektir. Çünkü fizik vücut o ruh için artık bir sığınak olmaktan çıkmış olur, sadece bir görüntü haline gelir. O zaman Allah’ın üfürdüğü ruhun da orada yapacak olan bir işi kalmaz. Sahibine, kendisini üfüren Allah’a geri döner. Allah’ın Zat’ında ruh yok olur.

İşte 7 tane gök katını her %7 nur birikiminde ruhun aşması, adına seyr-i sülûk denen bir yolculuğu gerçekleştirmekle olur. Günahlar sevaba çevrildikten sonra, ruh vücuttan ayrıldıktan sonra diğer ruhlarla beraber evvelâ 1. kata çıkacaktır, orada kalacaktır. Diğerleri yukarı çıkacaklardır. Sonra 2. katı hak edecektir, 2. katı iktisap edecektir ve 2. gök katına ruhu yükselebilecektir. Sonra sırasıyla 3., 4., 5., 6., 7. kata çıkacaktır. 7. katta 7 tane âlemin herbirinde bir bekleme devresi geçirdikten sonra 7. âlem olan Sidretül Münteha’ya ulaşacaktır ve oradan Allah’ın Zat’ına ulaşacaktır, Allah’ın Zat’ında yok olacaktır.

Allahû Tealâ kimin sevapları günahlarından fazlaysa onları cennete alıyor. Kimin günahları sevaplarından fazlaysa onların gideceği yer ebediyyen kalmak üzere cehennem. Bu kadar kolay bir sebeple Allahû Tealâ bütün insanları cehennemden korumayı garanti ediyor.

Sevgili kardeşlerim, Allah’a çok hamdedin şükredin ki; insan olarak yaratıldınız. Sevinin! Tâbiiyetiniz anında, bize tâbî olduğunuz anda günahlarınız sevaba çevrildi ve 2. kat cennetin sahibi oldunuz. Ruhunuzu Allah’a ulaştırdınız, daha doğru bir ifadeyle, Allah sizin ruhunuzu Kendisine ulaştırdı; 3. kat cennetin de sahibi oldunuz.

Bir insan bir ömür boyu bu günde 3 saat zikri devam ettirebilirse 3. kat cennetin sahibi olarak yaşar. Dünya mutluluğunun yarısı onundur ve kıyâmetten sonra mutlaka 3. kat cennete girer. Ne olmuştur? Bir dilek, karşılığında bu kadar muhteşem bir hediyeler dizisi…

Sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ sizi çok seviyor. Siz de O’nu çok sevin. Allah’ın gölgesinde yaşayın. Sadece mürşidlerine tâbî olanlar ve ruhlarını Allah’a ulaştıranlar Allah’ın gölgesinde yaşayanlardır, Allah’ın izinde olanlardır. Devam ederlerse fizik vücutlarını teslim edeceklerdir. Daha aşkla, şevkle devam edip daimî zikre ulaşırlarsa nefslerini teslim edeceklerdir. İrşad olacaklardır. Neticede iradelerini de Allah’a teslim edip irşada memur ve mezun kılınacaklardır. Oralar zor işlemler olabilir. Ama bir insanın Allah’a ulaşmayı diledikten sonraki hayatında 7-8 aylık bir ömrü varsa Allah tarafından, Allah’a ruhunun ulaştırılmaması mümkün değildir. Allah onu mutlaka ruh olarak, onun ruhunu Kendisine ulaştıracaktır. Bu zaten Allah’ın ruhudur, Allah’a geri dönmüştür.
 
Üst Alt